Hikayemiz
Müskebi'nin kokusu
Beldenin adı 1961'e kadar Müsgebi'ydi; yolun tam ortasında kaldığı için Ortakent oldu. Adın nereden geldiği bugün de tartışılır — halk rivayeti misket üzümü bağlarına bağlar, dilbilimciler Rumca bir kelimeye. Kesin olan şu: burası uzun yıllar bağlarıyla, mandalina bahçeleriyle anıldı ve bugün de bergamot kokan bir belde diye yazıldı. Yüzgeç'in sofrasındaki mevsim duygusu da oradan geliyor; menü takvimi değil, bahçeyi ve denizi takip ediyor.

Bu sofranın altında 3.500 yıllık bir uygarlığın izleri var
Müskebi, Anadolu'nun en büyük Miken nekropolünün bulunduğu yer. MÖ 15. yüzyıla tarihlenen elli kadar oda mezar, iki yüz elliyi aşkın kap; 1960'ların ortasında yapılan kazılarla gün yüzüne çıktı. Yani burada denize bakarak kadeh kaldırdığınızda, ayaklarınızın altında üç bin beş yüz yıllık bir hikaye duruyor. Bodrum'un yüzlerce sofrasından birinde daha oturuyor değilsiniz; çok eski bir yerleşimin tam ortasındasınız.
Köyden sahile gelen bir gelenek
Yüzgeç genç bir mekan, bunu saklamıyoruz. Ama arkasındaki alışkanlık genç değil: kırk yıla yakındır Gürece'de meyhanecilik yapan bir ailenin sahildeki sofrası burası. Köyün içindeki o küçük bahçede öğrenilen şeyler — mezenin anne usulü yapılması, kebabın acele edilmeden pişmesi — birkaç kilometre ötede, denizin kenarında yeniden kuruldu. Aynı ruh, başka bir manzara.

Mavi-beyaz örtüler, ipe dizili ampuller
Masalar denizin hemen kıyısında, üstlerinde mavi-beyaz örtüler, tepede ipe dizilmiş ampuller. Akşam ilerledikçe ışık iner, kadehler doldurulur, meze dolabı boşalır. Yazın kalabalığı vardır, kışın sessizliği; ama kapı on iki ay açıktır. Tabaklar değişir, rakı sofrası değişmez: mezeler, közden gelenler, denizden o gün ne çıktıysa.

